Göç Olgusu PDF Yazdır E-posta
“İnsanlar hayallerini ve hayatlarını yitirdikleri zaman göç ederler”
Göç tarihsel bir süreçtir ve insanlık tarihi kadar da eskidir.
Göçün;
- Siyasi
- Ekonomik
- Ekolojik
olduğunu,

- kimi yerde suç
- kimi yerde güç
- kimi yerde bereket
- ama her yerde bir mecburiyet
olduğunu,
- yaşam taşıdığını
- tohum attığını
- dolayısıyla her şeyiyle insani
olduğunu söyleyebiliriz.

* Ve herkesi ilgilendirmektedir.
* İnsanın durumudur,
* İnsanın derdidir,
* İnsanın çevresidir.
* Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütlerine göre de bir hak’tır.

Göç elbette sadece basit bir yer değiştirme hadisesi de değildir.
Göçmenin vardığı yerdeki ihtiyaçları, vardığı yerdeki topluma entegrasyonu, vardığı yerdeki toplum tarafından nasıl karşılandığı bakımından geride bıraktıklarıyla, yeni kazandıkları arasında denge kurma yeteneğiyle;

- kimlik problemi olarak
- asayiş konusunda da
çok önemli bir olaydır.


Göçler, coğrafi olmasının yanı sıra ekonomik ve kültürel nitelik de taşır. Göç sonucu kültürlerin çatışması, bazen iki kültürün karışımı, bazen sıkıntının kaynağı, bazen uyum ve entegrasyonun yolu, bazen hasta bir zihniyete geçiş olur.
Hangi türden olursa olsun göçün mutlaka psikolojik, ekonomik ve sosyolojik sorunları beraberinde getirdiği bir gerçektir. Aynı zamanda insanların bilgilerini, görgülerini paylaştıkları toplumsal bir hareketliğin de sebebidir.

Göç sadece sonucu acı, ıstırap, yıkım gibi açıklanan bir olgu olmayıp bir yenilenme, yeniden başlama iyiyi bulma gibi sebeplerle de göç yapılır.

Gönüllü göç, insanların kendi istedikleri ve hareketleri yönünde bir kentten diğerine ya da bölgeye olan hareketliliğini dile getirir.

Zorunlu göç ise, bireylerin istedikleri dışında çeşitli kuvvetlerin etkisi ve zorlamasıyla gerçekleşir.
Zorunlu göçler büyük oranda güvenlik sebebiyle olmuştur. Terör nedeniyle yaylaya göçemeyen, mezrasında barınamayan insanlar fakir kentlerin çevrelerinde fakirlik çemberi oluşturmaktadırlar. Göçten önce iyi kötü bir geçim şekli olanlar, evlerinde bir takım modern ev cihazları bulunanlar göç ile birlikte her şeyleri sayılan bu kendince dengelerini tamamen yitirmişlerdir.

Böylelikle iyi, güzel gibi kavramlar anlamını kaybetmiş, erdemli olmanın yadırgandığı bir durum ortaya çıkmıştır. Göç edenlerin %80’ i iş bulamamaktan kaynaklanan maddi sıkıntı ve bunalım içine girmekte, ailenin çocukları çalıştırılmaya başlanmakta hatta birçok aile geçimlerini çocukların sırtından sağlamaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ da ki göç hareketi sebebiyle öncelikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ki kentlerin nüfusu % 150 – 200 arasında artış göstermiştir. Bu zaten yetersiz kentlerin iyice bozulmasına, sosyal ve ekonomik sorunların daha da artmasına neden olmuştur.

İşsizlik yanında yiyecek, içecek sıkıntısı ve barınak gibi büyük problemleri aynı anda yaşamakta, birkaç aile bir arada yaşamak zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla ailesel fonksiyonlar tam yerine getirildiğinden fertler üzerinde diğer sorunların yarattığı etkileri arttırıcı etki yapmaktadır.

Günümüzde ülkemiz için sıcak bir olgu olan Doğu ve Güneydoğu’ dan gelen göçlerle ilgili gerçekçi yaklaşımlar ortaya konulmadığını, tartışılmadığını biliyoruz. Göç olgusuna daha geniş bir perspektiften bakmalıyız. Bir sebebi ele aldığımızda onun aynı zamanda bir sonuç olduğunu ve o sonucun başka sebeplerinin de olabileceğini düşünmeliyiz.
Göç alan kentlerde gelenlerin hemen uyumundan bahsedemeyeceğimiz için tek tip şehir ve tek tip şehirli anlayışı yerine yeni şehir olgusu ve çok kimlikli şehir olgusundan bahsetmemiz gerekir.
Çarpık kentleşmenin tek ve en önemli sebebi göçmenler değildir. Dışlamak, hor görmek ve hatta kabul etmemekte göçerlerin kendi şehirlerini – yaşam alanlarını - -kendilerine uygun bir şekilde kurmalarını zorunlu kılmıştır. Hâlbuki şehre gelen insanların mutlaka bir şehirleşme süreci içerisinde şehirlileşmekte olacaklarını göz önünde bulundurmalıyız.
Kendini şehirli kabul eden kişilerin misafirperverlik duygusu içinde yeni gelen insanlara yol yordam göstermeleri gerekir.

Gelenleri bütünleşmiş etmek veya asimile etmek bir yol olabilir ancak başarılı olmak için birlikte yaşanacaksa birlikte hareket etmek gerekir.

Descartes’ e göre bizim, açık bilgiye ulaşmamızı engelleyen ve zekamıza hükmeden efendilerimiz vardır. Efendiler ikiye ayrılır. Dış efendiler, işte büyük insanların söyledikleri laflardır. Biz onları olduğu gibi kabul ederiz. İç efendiler ise kendi önyargılarımızdır. Zaman zaman dış efendilerden kurtuluruz ama iç efendilerden kurtulmamız daha güçtür.

Göçenler en çok konut çevreleri (konut içi ve yakın çevresi), konut yerleşmeleri ve mahalle ölçeğinde yakın çevrelerini etkilemektedirler.

Toplumların yaşadığı çevreler;
- Doğal çevre,
- Yapay çevre,
- Sosyal çevre’ ler olarak gruplandırılabilir.

İnsanların etkileşime geçtiği çevreler daha çok sosyal çevrelerdir. Yapay çevrede ise kişiler yapılaşmış çevre ile etkileşim içinde yaşamlarını sürdürmektedir. Öncelikle insanlar kentlerden, binalardan, yollardan ve yerleşme biçimlerinden etkilenmektedir.

Göçün travma yaratan bir acı olduğunu ve beklediğimizden öyle kolay kolay silinmediğini kuşaklar boyu bu acı onların yaşamakta olduğunu bilelim.

Önemli olan şehirler kurmaktır, kentler değil. Yani insanların konakladıkları yerler değil ama tarihi, kültürü olan yerleşik şehirler kurmaktır.

Zorunlu göç insanların sosyal yaşantılarını dibe vurdurur. Geldikleri yerlerde evsiz, işsiz ve ıssız kişiler haline gelmelerine sebep olurken güven ve moral duygularını da menfi etkiler. İçe koparak saldırgan kişilikler çoğalır. Kent barışının bozulması suçlu ve suç çeşitlerinde artış olur.

Mutsuzluk, rahatsızlık, tepki, öfke artar kentsel gerilimi tetikler.

Altyapı, sosyo – kültürel, eğitsel ve sportif donatıların yetersizliği sebebiyle sağlıksız ve dengesiz kentler oluşur.

Kentlilik bilinci azalır, kenti sahiplenme, kente ve çevreye zarar verme hareketlerinin boyutları ve çeşitliliği artar.

Sosyal, kültürel ve siyasal anlamda sahiplenilmeyen insanlar kent yönetimine katılamadıklarından kendilerine ve geleceklerine ait kararlarda katkıları olmaz bu da kente ve kentliye karşı sorumluluk duymalarını engeller.

Kentin imkânlarından eşit faydalanamadıkları duygusuyla dışlandıklarını kabul ederler, beklentilerinin karşılanmadığı hissi öfkeyi arttırır, düşmanlık hislerini besler. Kurallara uymamak suretiyle giderek yabancılaşırlar. Olumsuz davranış biçimlerini tepki olarak artan oranlarda geliştirirler. Aile kurumu gücünü yitirir ve aile çözülerek parçalanır. Bundan da en fazla çocuklar ve kadınlar olumsuz olarak etkilenirler.

- Kentlerde ulaşım yatırımları maliyeti;

Yolcu Sayısı 10.000’ den 50.000e çıkıncaYatırım Maliyeti 80 – 180 kat, İşletme Maliyeti 5 – 8 kat artar.

- Alt yapı maliyetleri iki kat artar. Kaynakların düzensiz dağılımı sebebiyle verimlilik düşer.
- Ekolojik denge olumsuz etkilenir.
- Gecekondulaşma yanında kaçak yapılaşmayı da tetiklemektedir.
- Plansız yapılaşma sonucu donatıdan yoksun, plansız ve sağlıksız bölgeler oluşmakta, kamu yatırımları maliyeti yüksek ve zarar eder konuma gelmektedir.
- Göç bireysel davranışları ve eğilimleri değiştirir. Aidiyet duygusunu azaltarak, mahallelilik ve komşuluk kavramları yerini iş arkadaşlığı ve rekabete bırakır.
- Geniş aileden çekirdek aileye geçilir.
- İkinci kuşaklar her konuda olumsuz etkilenirken, kuşaklar arası çelişkiler ve çözümsüzlükler artar.


Türkiye’de göç;

Bu konuyu yukarıdaki genel yaklaşım ışığında, sonunda ve sonuçlarında birleşselerde iki başlıkta anlatmakta yarar vardır.

1- Ülkemizde kırdan kente göç 1950’li yıllarda başlamıştır. Tarımda artan nüfusa karşılık artmayan ve arttırılmayan tarım arazileri, kent ve kent kenarlarında oluşmaya başlayan sanayinin ve fabrikaların emek talebi iç göçü hareketlendirmiştir.

Göç hareketleri 1970’lerde hemen hemen ilgi çeken tüm şehirlere doğru büyük yoğunluk kazanmış, hemen her gelişmiş ve gelişmekte olan kentin etrafı gecekondularla dolmaya başlamıştır.

Gerek Devlet arazisine, gerek özel mülkiyete ve gerekse imara açılmamış tarım alanlarında meydana gelen bu hukuk dışı yerleşimlerle yeterince mücadele edilmediği gibi adeta göz yumulması sonucu her kent etrafını saran varoşların ortasına sıkışıp kalmıştır. Buralara yerleşen insanlardan ucuz insan gücü olarak ve güvencesiz faydalanılıyor olması birçok sosyal probleminde yavaş yavaş ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İlk göç dalgası genelde fazla bir serveti olmayan yoksullardan oluşmaktaydı. Ama bu kesim geldikleri yerlerde hızlıca ilk gelmenin avantajlarından yararlanmaya başladılar, 1960 ve 70’lerde gelenler ise genelde arsa bulup inşaat yapabilme anlamında zengindiler.Bunlar yıkılabilme ihtimali ve acelecilik yüzünden düşük kaliteli, ruhsatsız ve plansız konut yapımına yöneldiler. Gecekondu sorunu tartışılıyor ancak kalıcı çözüm getirilemiyordu. 1966 yılında çıkarılan Gecekondu Yasası ile gecekonduların kalıcı olabilmesine hukuksal bir zemin hazırlanmıştır. Dolayısıyla bu bölgelere kalitesiz fakat bir şekilde iş gören alt yapı hizmetleri de verilmeye başlanıldı. Böylelikle kent ile iş sahaları arasına sıkışmış yeni yeni mahalleler oluşmuştur.

1980’lerden sonra konut sektöründe kooperatifleşmelerle oluşan farklı düşünce yapısı orta sınıf evlerinin gecekondu bölgelerine yakın alanlarda yapılmasını sağlamıştır. Bölgelerine yönelik bu talep üzerine göçerlerce aynı bölgelerde artık çok katlı gecekondular imalatı da başlamıştır. (apartman gecekondular) Böylesi bir dönemde art ardına yapılan adına af denilen hukuki düzenlemelerle fiili mülkiyetler Resmi mülkiyete çevrilmiş, kaçak yapılaşmaya ilişkin müeyyideler yumuşatılmıştır. Bu şekilde ortaya çıkan yapılara yine göçerler tarafından talep yaratılmış, göçerler bu apartman gecekonduların yeni kiracıları haline gelmişlerdir.

Bugün artık göçerler kent etrafında konut yapacak arsa bulamamakta veya inşaat yapabilecek maddi imkanları sağlayamamaktadırlar. Dolayısıyla gecekondulaşma durmuştur diyebiliriz. Ancak zamanında hiçbir kentsel planlama yapılmadan oluşturulmuş bu mahalleler kent yaşamına dahil olmuşlarken aldıkları kamu hizmetlerinin maliyetleri de olağan üstü yüksektir, eksiktir.

Yine bu mahalleler yoksul halk kesimlerince tercih edilen bölgeler halindedirler. Zorunlu göç nedeniyle gelenlerinde ilk yaklaştıkları bu yerleşimler göç nedeniyle oluşan sosyal, ekonomik, kültürel farklılaşmaların ve hadiselerin yaşandığı yerler haline gelmişlerdir.

Dolayısıyla göç olgusu göç kaderini yaşayanları bir ortak alanda toplanmış bulunmaktadır.

2-Ülkemiz 20 yılı aşkın süredir terörle mücadele niteliğindeki çirkin bir çatışma içinde bulunmaktadır. Bu çatışmanın siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel tahribatının para ile ölçülmesi mümkün değildir. Uluslar arası desteklerde sağlamış bulunan bu illegal hareket sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu eksenli bir hareket olarak dünya dengeleri üzerinde de etkinlik tesis etmiş bir hal almıştır.Bölge çıkışlı ve kirli silah ve uyuşturucu ticareti ile insan ticareti de bu örgüt ve yandaşlarının kontrolündedir.
Tarihsel süreçte de dönem dönem yine dış egemen güçlerin bölgede etkinliklerini sürdürmek ve arttırmak amacıyla yaptıkları yönlendirmelerle ulusal bütünlüğü etkileyen kalkışımlar yaşanmış, gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet idarelerince gerekli önlemler alınarak bastırılmıştır. Bu olaylar sırasında yaşananlardan en büyük zararı bugün olduğu gibi yerli – bölge halkı görmüştür. Zira bölge halkı bu kalkınışlarda örgütlerce taraf olmaya zorlanırken Devlet tarafından da güvenlikleri adına bir takım düzenlemelere maruz kalmışlardır. Tarih boyunca bu oluşlar sürecinde bölgeden sıkça zorunlu göç hareketleri meydana gelmiştir. Bölge halkından birçoğu yerleşimlerini terk ederek güvenli bölgelere yönelmişlerdir. Stratejik bölgeler güvenlik gerekçesiyle hemen hemen tamamen boşaltılmış,burada yaşayanlar Devlet yönetimi tarafından zaman zaman yer gösterilmek suretiyle zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır.

Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren çatışmaların yoğunluk kazanması sonucu bölgenin tamamı güvensiz bölge haline gelmiştir. Bu andan itibaren Devletin çözüm olarak önerdiği köy koruyuculuğu sistemine dahil olmayan yöre halkı can ve mal güvenliği nedeniyle bölgeyi terk etmiştir. Bu göç hareketi mera ve köylerle sınırlı kalmamış bazı kasaba ve kentlerde de göç hareketi olmuştur.
Köy koruyuculuğu sistemini kabul etmeleri sebebiyle terör örgütünce hedef alınan köy, kasaba, ve diğer yerleşim yerlerindeki halkta terörün yoğun saldırılarına muhatap olunca bölgeyi yine zorunlu olarak terk etmek durumunda kalmışlardır.

Zaman içerisinde bölgede Devlet güçlerinin hakimiyeti ile oluşan orta ve uzun süreli sakin zamanlarda da geri göç gerçekleşmeyerek bölgenin kimi yerleri adeta dönmemecesine tamamen terk edilmiştir. Hayatın kalanlar için de çok güçleşip,çetinleşmesi sonucu, tüm sosyal ve ekonomik hadiseler bitmiş dolayısıyla bu halk kesimi de göçü bir çare olarak görmüştür.

Bölgede öyle veya böyle üretici konumunda bulunan halk göç ile geldikleri yerlerde tamamen tüketici konumuna dönüşmüşlerdir. Dolayısıyla vardıkları yerlerde bu insanlar işsiz konumunda işsizlik rakamlarının katlanarak artışına sebep olmuşlardır.

Göç edenlerin ekonomik sıkıntıları giderek sosyal sıkıntılar halini almış açlık ve yoksulluk artmış sonuçta yaşam standartları genel olarak çok olumsuz etkilenmiştir.

İlk önce geriye dönmek düşünüldüğünden yakın yerleşimlere yapılan yoğun göçler bu yakın çevrede etkisini göstermiş, kırsal köy yaşamından hazırlıksız olarak kent varoşlarındaki gecekondulara hem de çok kalabalık nüfuslarla yerleşmişlerdir. Alansızlık ve mekansızlık kötü yaşam koşullarını doğurmuş; ümitsizlik ve güvensizlik bir yaşam biçimi haline gelmiştir.
Geldikleri yerlerde standardın çok altındaki yaşam koşulları sağlık problemlerini arttırmış, özellikle çocuklarda bulaşıcı hastalıklar sebebiyle kalıcı sentromlar oluşmuştur. Bu vatandaşların hiçbir sosyal güvencenin bulunmaması hali Devlet’in ilgili kurumlarını hizmet görme manasında çok zorlar boyutlara ulaşmış, bundan kaynaklanan hizmetlerde kalite düşüşü görülmüştür. Sağlık sorunları giderek psikolojik sorunları da çoğaltmış, ruhsal bozukluklar yaygınlaşmıştır.

Gelinen yerlerde sorunlar üst üstte konularak daha büyük problemleri tetiklemiş, gelenlerin eğitimleri ve sosyal uyumsuzluk sorunlarının çözümü çok maliyetli hale gelmiştir. Bu arada suçlu ve suç çeşitlerinde artışlar olmuş yeni yerleşilen yerlerde yaşam ve güvenlik kaygısı artmıştır.

Kentsel sorunlar artmış yerleşik halkın bir şekilde tam aldığı hizmetler, artan nüfus ve talep sebebiyle azalmış, kalitesini yitirmiştir. Bu sebeple kentlerin alt yapısı ve bu anlamdaki ihtiyaçlar yerel yönetimleri ekonomik bakımdan sarsmış, insan kaynakları ve ekip ile ekipmanlar yetersiz kalmışlardır.
Bütün bu oluşlar yerleşikler ile göç ile gelenler arasında entegrasyonu olumsuz biçimde etkilemiş,dolayısıyla barış ve güven ortamı da zaafa uğramıştır.
İlk göç noktasında oluşan bu sorunlar daha yeni yıkım aşamasında iken veya yeni çözüm planları yapılırken daha büyük metropollere ve daha elverişli olduğu düşünülen yerlere ikinci bir hareket başlamıştır. Geride sosyal ekonomik arazlar bırakarak çıkılan yeni serüvende aynı merhaleleri ihtiva eden yeni benzer süreçten başka bir şey değildir. Ve varılan yerde de yaşananlar birebir birbirinin aynısıdır.

Bir yanda terörle mücadele sebebiyle bozulan genel ekonomik dengeler giderek tüm yurt sathına yayılırken, göç edenlerin yönlendirilemeyen hareketleri toplumsal yaşamı tümüyle olumsuz etkilemiş; toplum adeta mehteran bölüğü ritminde iki ileri-bir geri salınım içine girmiştir.

Tarih boyunca “Tanrı misafiri” kavramı içine sığdırılan erdemler, “komşusu açken tok yatamayan” insani hasletler, hoşgörü, uzlaşı gibi toplumsal tepkiler sosyal yaşamı terk etmek durumunda kalmış; her fert kendi hayatı ile ilgili kaygılarıyla bütünleştirdiği yaşam savaşına girmiştir.

20 yılı aşkın bir süredir yaşanan bu devinim sonuçları ne kadar büyük izler bırakmış olsa da asla siyasi boyutların tamamen hakim tutulduğu bir yaklaşım ile ele alınmamış, yerleşiği ve göçerlerinin çok büyük çoğunluğu üniter devlet yapısı olgusundan ve bu topraklar üzerinde her halukarda birlikte yaşamak düşüncesinden ayrılmamış, hiçbiri bir diğerini azınlık gibi görme fikrinde olmamıştır.

Sonuç :


Ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan göç hangi sebeple yapılırsa yapılan insan yaşamını kentleri, ülkeyi mutlaka olumsuz etkilemektedir.
Göç meselesi bir insanlık sorunudur, küresel meseledir.
Küreselleşme hareketlerinin birçok farklı faktörlerde olduğu gibi insan gücünün daha hareketli hale gelmesinde de rol oynadığını biliyoruz.
AB veya genel olarak Avrupa öteden beri göçü sevmeyen, istemeyen bir politika benimsemekte ve uygulamaktadır. Özellikle Türkiye’nin yaşadığı, emek nitelikli olmasa da, göç tecrübeleri ve bundan kaynaklanan yükümlülükler AB’ yi düşündürmektedir.
Göç olgusu sadece Türkiye’nin iç göç sorunu olmadığı gibi Türkiye’den ve Türkiye’ye olan göçlerle sınırlı değildir.
Bölgemizde siyasi karışıklıklar, kaos devam ettiği sürece Türkiye’nin çevresinden gelen göçlere karşı çok fazla etkili olamayacağı şeklinde bir kanaatin ortaya çıktığını da söylemek mümkündür.

Türkiye; göç alan, göç veren, transit ülke olarak göçün her halini de yaşamaktadır.

İç göçün; gerek göç veren, gerekse göç alan yöreler açısından büyük sorunlar doğurduğu bir gerçektir.
Örneğin; 1980 ile 1990 yılları arasında daimi ikametgahlarını değiştiren nüfusun %36’sını alan Marmara ve Ege Bölgelerinde kent nüfuslarının hızla büyümesiyle beraber ortaya çıkan ekonomik, sosyal,demografik ve kültürel birçok problem günden güne çözülemez bir konuma gelmektedir. Göç veren yerlerdeki sorunlar kat kat göç alan yerlere taşınmış, her anlamda dengeler altüst olmuştur. Göç eden sorunlu 100 kişiden 70’ inin ekonomik nedenlerle göç ettiğini bilirsek konuyu daha fazla anlayabiliriz.

Bakıldığında göç kaderini yaşayan ve yerleşikleri kendi kaderine ortak ederek onların hayatlarınıda olumsuz etkileyen insanlara bir tepkinin olmasını doğal karşılamak gerekir. Zaten süreç uzun bir zaman dışlama, kabul etmeme mekanizmasını işleterek bu tepkiyi ortaya çıkartmaktadır. Fakat karşılıklı etkilenmeler zaman içerisinde bir şekilde özellikle insani yaklaşımlar nedeniyle dengelerini kurmakta dolayısıyla çok özel haller dışında hayat yine paylaşılır olabilmektedir.

Başından bu yana anlatılmaya çalışılan göç olgusu sebep ve sonuçları ne olursa olsun Türkiye’de bir azınlık sorunu olarak görülmemiştir. Göç edenler göç ettikleri yerlerde normal tepkiler dışında asla bir azınlık statüsü ile tanımlanmamıştır. Aydın’ da Denizli’li nasıl bir göç eden, göç zorunda kalan bir Türks ise,yine Aydın’da bir Muş’lu, Bir Bitlis’li göç eden veya göç etmek zorunda kalan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Hatta zaman içerisinde dış göç yoluyla Türkiye’ye gelen Afganlı’lar, İranlı’lar, Türkmen’ler dahi mülteci statüsüne tabi tutulmamış,asla azınlık sayılmamış, farklı hukuka tabi tutulmamışlardır.

Kabul edilmelidir ki,Türkiye bir geçiş ülkesi olarak değişik göç hadiselerini yaşamış ve yaşamaya aday bir ülkedir.
Türkiye’nin göçmen üreterek Avrupa’yı işgal edeceğinden korkan Avrupa’nın korkuları Türklerin geçmiş tecrübeleri göz önüne alındığında tamamen yersizdir.

Türkiye bir göçmen ülkesidir. Tarih boyunca karşılaşılan hem iç göç, hem de dış göçler oldukça problemsiz bir şekilde yönetilmiştir. Avrupa’ ya göç veren bir ülke konumunda görülmekle beraber ülkemiz, yaklaşık 7 milyon civarında göç almıştır. Bunun AB tarafından mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir.

İç göçün bir şekilde dış göç haline gelerek Avrupa’ ya geçeceğinden kaygılanan göç olma olgusuna hiçbir şekilde sıcak bakmayan Avrupalıların; hiçbir farklı muamele görmediklerini bile bile özellikle Güney Doğu ve Doğu Anadolu’dan göç etmek zorunda kalan vatandaşlarımıza, üniter devler yapımız içinde ve sınırlarımız dâhilinde azınlık gibi davranılmasını istiyor olmalarını makul karşılamak olanaklı değildir.

Kaldı ki; bahsettiğimiz gibi bir güvenlik sorunu olarak yaşanan hal ayrımcılık, ırk, cins, vb. sebeplere de dayandırılmamalıdır. Bulunduğu Bölgede bir üstün güç olan Devletimizin birlik ve düzenini bozarak, üniter yapısına zarar vererek, böylelikle güçsüzleşmesini isteyenlerin yarattığı çatışma hali gelip geçicidir.

Kısaca; Türkiye’de azınlık kavramının Türk Vatandaşları için kullanılmasını isteyen Avrupalı yaklaşımı asla kabul edilebilir değildir.

Mehmet Küçükyumuk
Belediye Başkan Danışmanı




Reddit!Del.icio.us!Google!Live!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!Ma.gnolia!FeedMeLinks!Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 
< Önceki
YayinCELL Mobil Demokrasi Platformu