İMPARATORLUKTAN GÜNÜMÜZE BELEDİYECİLİK PDF Yazdır E-posta
1-Osmanlı Dönemi;
Kanuni Sultan Süleyman devrinde her anlamda gücünün en yüksek seviyesine erişen Osmanlı İmparatorluğu 16. yy sonlarında gerilemeye başlamış, kendisine özgü ve bu zamana dek iyi işleyen hakim toplumsal ve ekonomik düzen bir takım iç ve dış sebeplerden dolayı bozulup çürümeye yüz tutmuştur. Osmanlı Devletinin Avusturya ve müttefiklerine yenilmesi sonucu 1699 yılında imzalanmak zorunda kalınan Karlofça andlaşması ile devletin ilk defa olarak düşmana toprak terk edişi Müslüman halk üzerinde olumsuz, derin bir tesir yaratmıştır. Bu tarihten sonra Avrupa’ nın askerlik ve ekonomik alanda Osmanlılardan ileri gittiği fikri kabul edilmiş, Osmanlı devlet adamları ve aydınlar imparatorluğu çöküntüden kurtarmak için çareler aramaya hız vermişlerdir.

Öncelikle askeri düzenlemelerle ilgilenilmiş, gerileme döneminde yaşanan askeri ve siyasi mağlubiyetler ve iktisadi krizler uzun zaman toplumun diğer alanlarıyla ilgili reformlar yapmaya bunları düşünmeye izin vermemiştir.

Osmanlı Devletinde reformcu önderlerin çoğunun Osmanlı Bürokrasisi içinden çıkmasının sebebini bürokrasinin tarihi süreç içinde güçlü bir konuma yükselmiş olmasına ve Osmanlı bürokratlarının Batı ile ilgili deneyimlerine ve devletin toplumsal yapısında reformcu öğelerin yokluğuna bağlamak mümkündür.

Osmanlı Bürokrasisinin Padişah önderliğinde kurduğu üçlü iktidar saçayağı;

İlmiye
Kalemiye
Seyfiyye dir.

Bu kurumsallaşma klasik yapısı ve ınformel özellikleri nedeniyle imparatorluğun çöküşünü durduramamış, dolayısıyla Avrupadan özellikle Fransa idari yapısından kurum ve kural getirme siyaseti bir ıslahat program olarak benimsenmiştir.

Kurumsal anlamda benimsenen bu yeni yapılanmanın siyasal kültüre demokratik bir form kazandırması, Osmanlı toplum yapısı içinde mevcut klasik yerleşik yapılaşma ve gücün bir anda devrine hazır olunmaması nedeniyle mümkün olamamıştır. Cumhuriyete kadar süren bu süreç çöküşü engelleyemediği gibi, bugün bile koskoca cihan imparatorluğunun klasik yönetim anlayışından vazgeçmekle sonunun çabuklaştığı biçiminde görüşlerde hala sürdürülmektedir.

İmparatorluğun çok geniş topraklarda hüküm sürüyor olmasına rağmen merkezi idarenin gücünün tamamını, hatta bir kısmını yerel yönetimlere, yerele devretmemiş olmasını iktidarı kıskanmak gibi basit bir şekilde izah etmek mümkün değildir.

Merkezdeki bürokratik güç sahip olduğu hiçbir avantajını kendi dışına, yerele kendi irade, arzu ve isteğiyle devretme durumunda olmamış, toplumsal tabandan gelen her anlamdaki talebe, siyasi beklentilere, ihtiyaç ve sorunların giderilmesine dair isteklere duyarsız kalarak sürekli Merkeziyetçiliği koruma eğiliminde olmuştur. Bu da zaman içerisinde merkezi otoriteyi güçsüzleştiren illegal, ayrılıkçı oluşumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Osmanlıda yönetici sınıfını oluşturan diğer bütün gruplar gibi bürokrasinin üyeleri de kul kökenlidir. Bürokrasi ile toplumsal gruplar arasında herhangi bir organik bağ bulunmamaktadır. Bu sebeple bütün bürokratlar padişaha kişisel bağlılıklarını devam ettiriyordu. Bürokrasi üzerindeki bu güç padişahın merkezin kuvvetli olduğu bir yöntemle ülkeyi tek başına yönetmesine olanak sağlıyordu. Gerileme döneminde klasik dönemin bürokratik yapısı önemli değişikliklere uğramış, merkezin gelirinin azalmış olması sebebiyle doğrudan vergileme yerine iltizam (vergi toplama işinin üçüncü şahıslara devri) sistemine geçilmiştir. Ayrıca esnaf ve ayan diye anılan yerel şeçkinler yerel düzeyde siyasal güce ortak olmuşlardır.

İmparatorluk 19. yüzyıla kadar klasik yerel yönetim anlayışında ve merkezden atanmış kadı yönetiminde ısrarlı olmuştur. Yerel amir, merkezi otoritenin temsilcisi Kadı’dır. Vakıflar, Loncalar ve Mahalleler ise bu klasik yapının diğer temel ayaklarıdır.

Osmanlı idaresi zaman içerisinde bazı hizmetleri yerel gruplara, dini cemaatlere bırakmıştır. Bu yerelde etkin katılımın güçlenmesinin önünde bir engeldir. Çünkü yerel yönetim; bazı örgütlü tarikatların ve de esnaf gruplarının varlığı ile kurumsallaşamaz, Çağdaş yerel yönetimde ancak devamlılık ve hukuki güçlülükle kurumsallaşma gerçekleşir.

Görüldüğü gibi; Osmanlıda modernleşmenin miladı III. Selim (1789–1807) dönemidir. Batıyı sürekli olarak kendisinden aşağı gören Osmanlı o zamana kadar hedefini tekrar Kanuni dönemine dönmek olarak kabul etmiştir. III. Selim zamanında geleneksel muhafazakar çevreler dışındakilerde batının üstünlüğü kabul edilerek bu üstünlüğe erişebilmek için Batılı kurumların ithal edilmesi konusunda uzlaşı oluşmuştur.


Ancak bu modernleşme kararı uygulamada özüyle aykırı bir takım çelişkilerle uygulanabilmiştir. Batıdan ithal edilen kurumlar eski geleneksel kurumlar lav edilmeyerek birlikte çalışmak zorunda bırakılmıştır. İslam hukuku terk edilmemiş, örneğin Nizamiye mahkemeleri Şeriye Mahkemeleriyle aynı dönemde çalışmak durumunda kalmıştır.

III. Selim’ den sonra II. Mahmut döneminde batılaşma çabaları daha da yoğunlaşmıştır. Bakanlıkların ve danışma meclislerinin kuruluşu bu dönemde olmuştur.

İslami fıkıhın yıllar içinde oluşturduğu birikimlerin batılı anlamda yorumlanarak yenileşmeye adapta edilmesi, oluşan kuralların yeni çalışma prensiplerine monte edilmesi yine bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

Her ne kadar oluşturulan meclislerde Padişahın gücü ve gölgesi hakimse de, alınan kararlar mutlak Padişah istemi ve denetimi altındaysa da yani tam bağımsız değillerse de bu oluşumlar bir yenilik ve çağdaşlaşma yönünde atılabilmiş önemli adımlardır.

Bu dönemde de genç ve modernistlerle gelenekselciler arasındaki çekişmeler sürmüştür. Bu sebeple oluşturulan meclisler etki ve yetki olarak zaman zaman değişmişlerse de yine merkezi yönetimin vaz geçilmezleri haline gelmişlerdir. Osmanlı yönetimi zaman zaman tıpkı bugünlerdeki gibi adına uyum ve müktesabat denilen Avrupa kaynaklı baskıların hemen hemen aynılarını görmüştür. Özellikle Paris Konferansı sırasında Avrupalılarca yargı ve yürütmenin birbirinden tamamen ayrılması istenmiştir. Ve Osmanlı Yönetimi bu iki gücü ayrı ayrı kullanan iki meclis oluşturmuştur. (Şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye)

III. Selim zamanında başlayan Fransız etkisi II. Mahmut döneminde de sürmüştür. Yine Fransızların önerisiyle; idarenin, muhalefetinde içinde bulunduğu bir meclisce denetlenmesi gereği üzerine kurulan (1868) Şura-yı Devlet, en yüksek yönetsel yargı organı olduğu kadar bir yasama ve danışma kurulu görünüşü kazanmıştır.

Merkezi yönetim böylesine yenileşme ve batılaşma çabalarını sürdürürken; merkezde yapılan başta mali reformların sonuca ulaşması amacıyla yerel yönetimlere de yöneldi.

Osmanlı Belediyesi esas itibarıyla ne kentin kendini yönetmesi, ne de bir tüzel kişilik anlamına geliyordu. Belediye katılımcılık içeren hizmet sunumu anlayışından çok, şehrin fiziki varlığı, temizliği, aydınlatılması ile ilgili olarak ele alınan emirle iş gören teşkilattan öteye gidememiştir. Yani bu boyutuyla merkezi idarenin taşra teşkilatı niteliğindedir.

Belediyelerimizde ilk modern yerel örgütlenme çekirdeğini Muhasıllık Meclisleri oluşturmuştur.

Muhasıllık Meclisleri;
a)Merkezce atanan bir muhassıl ve yardımcıları b)Yerleşke hakimi, müftüsü, kumandanı, ruhani reisleri
c)Yerleşkenin ileri gelenlerinden 6 kişi den oluşuyordu.
(c) fıkrasında yer alan 6 kişi seçilerek tayin olunuyordu. Beldenin akıllı, afif ve muteber adamları öncelikle mahkemeye isimlerini yazdırıyorlar sonra seçmenlerin oylarına başvuruluyordu.

Bu seçimlerde seçmenler ise kazaya bağlı köylerden kur’a ile seçilen beşer kişi ve merkezde bulunan akıllı, söz anlar, emlak sahiplerinden belde büyüklüğüne göre 20–50 kişi oluyordu.

Seçimler geniş katılımlı olmadığı gibi, mülkü amirlerin tayin ettiği ve önerdiği veya Gayri Müslim cemaatlerin ileri gelenlerinin saptadığı kişilerin oy kullandığı çok demokratik olmayan bir uygulamaydı.

Yerel yönetimler oluşturulan muhtelif sandıklara para topluyor, belde ile ilgili masrafları buradan yapıyorlardı. Ama çoğu zaman bu gelirler merkezi idare tarafından ihtiyaca binaen merkeze çekiliyordu. Dolayısıyla teşekkül ediliş biçimi,özerk olmayışları nedeniyle bizim yerel yönetimlerimiz her anlamda daha başlangıçta batıdakilerin çok gerisinde kalmışlardır.

Tanzimatın başlangıcında Osmanlıda mülki ayırım; Vali yönetiminde eyalet, müteselsillerin yönettiği sancak ya da liva, müdürlerin yönettiği kaza ve muhtarların yönettiği karye biçimindeydi.

“Batının 1838 tarihli ticaret andlaşmasında somutlaşan ekonomik sızması, Osmanlı topraklarının merkezi bir yönetimin denetiminde birleşmesini gerektirmekteydi. Çünkü pazarlıklar böyle bir merkezi yönetimle yürütülebilir, bu pazarlıkların sonuçları ancak böyle bir yönetim aracılığıyla bütün ülkeye dağıtılabilir ve önceki dönemin, feodal merkezkaç eğilimlerin yarattığı iç engellerden kurtulmuş, tek hukuklu bir alan böyle bir yönetimle oluşturulabilirdi.”

Yine Avrupalıların baskısıyla 1864 yılında Vilayet Nizamnamesiyle ülkenin mülkü yapısı Vilayet-sancak-kaza karye şeklinde tespit edilmiştir. Bu şekildeki yapılanma Fransız İdari yapısının bir aktarımıdır.

Bu aktarıma ilaveten yeniiç ve dış ekonomik ilişkiler, oluşan yeni kent merkezleri, yeni alt yapı ve yeni kurumlar getiriyordu. Bu sistem Osmanlının sahip olduklarıyla ve dini vakıflar aracılığıyla kurulamazdı. Zira bu değerler çağdışı kalmış adeta yerle bir olmuşlardı.

Bu arada zaman içinde yerleşkelerde Kadıların, Evkaf ve İktisap Nezaretlerine kaptırdığı yetkilerinden sonra özellikle temizlik, aydınlatma, kanalizasyon gibi önemli hizmetlerin ifası aksadı. Bu çok özel beledi hizmetlerin aksaması yeniden yapılanma talebinde olanların ellerini güçlendirmiştir. Böylelikle ilk defa İstanbul’da 16 Ağustos 1855 tarihinde “Şehremaneti” adıyla bir Belediye Teşkilatı kurulmuştur. 1857 yılında da İstanbul 14 Belediye Dairesine ayrılmıştır. 1864 yılında taşra Belediye Teşkilatına ait ilk hükümleri içeren Vilayet Nizamnamesi ,1868 tarihli Dersaadet İdare-i Belediye Nizamnamesi ve nihayet 1877 Vilayet Belediye Kanunu ve Dersaadet Belediye Kanunu kurumsallaşma yönünde atılan ancak önceliği İstanbul’a vermiş önemli düzenlemelerdir.

Daha öncede belirttiğimiz gibi, Taşrada Belediye hizmetlerinin Kadılar ve kurumsal anlamda Vakıflar tarafından yönetilmesi, Kadıların Belediye işlerinde yardımcıları Muhtesiplerin işlevsellikleri, vergilerin toplanmasından askerlik işlerinin yürütülmesine kadar birçok işe bakan Şehir Kethüdaları yine merkeze bağlı yöneticiler olarak 19. yüzyıla kadar gözlenmiştir.

22 Ocak 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi ile artık taşra Belediyelerinin yasal dayanağı meydana getirilmekteydi. Bu Nizamnamenin 7’nci faslı Belediyelerle ilgili olup, Vali,Mutasarrıf ve Kaymakamın bulunduğu her şehir ve kasaba da Belediye işleriyle ilgili bir Reis ve bir Muavin ile altı üyeden oluşan bir Belediye Meclisi kurulmasını içeriyordu. Mühendis ve Belediye Tabibi bu Meclisin tabi üyesiydi.

Ülkemizde şehir ve kasabalarda Belediye Teşkilatının yaygın bir şekilde kurulması 5 Ekim 1877 tarihinde yürürlüğe giren, Vilayetler Belediye Kanunu ile gerçekleşmiştir. Bu kanun Cumhuriyet dönemi 1930 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

Belirtildiği gibi Belediye Teşkilatının yetki ve sorumluluklarını belirleyen asıl belge 1877 tarihli “Dersaadet ve Vilayet Belediye Kanunu” dur. Bu yasa ile ilk Belediyeler Valilik (Vilayet) bünyesinden çıkartılarak tüzel kişilik halini aldılar. Bu kanuna göre Belediye organları;

1-Belediye Reisi
2-Belediye Daire Meclisi’ dir.

Şehir veya kasabanın nüfusuna göre dört yıl için 6–12 kişilik Belediye Meclisi seçilir, üyelerin yarısı iki yılda bir kura ile değiştirilirdi.

Belediye Reisi ise bu üyeler arasından hükümetçe seçilip atanırdı. Daha önce Belediye Reisinin devlet memurları arasından atanması öngörülüyordu. Bu yasa bu hükmü kaldırmış gibi görünse de Reis olarak atanan kişinin beldenin ileri gelenlerinden biri dahi olsa memur sayılması anlayışı devam etmiştir.

1930 yılına kadar yürürlükte kalan yasa ile seçilen Reis; Meclisle uyumlu çalışıp, Valilikle iyi ilişkiler kurar ve görevini aksatmaz ve üst bürokrasiyle de iyi ilişkileri var ise uzun süreli yöneticilik yapabilirdi.

Uygulamada Meclis Üyeleri ve Belediye Reisi, o yerleşkenin eşrafından seçilirdi. Bu meclise “Ayan Meclisi” denilmesinin sebebi de budur.

Devlet yani Merkezi İdare; tüm bürokrasisi ve daireleri gibi Belediye Yönetimlerini de çok açık ve rahat denetleyebileceği birer kurum olarak oluşturmaktaydı. Belediye Meclisleri ile Vilayet İdare meclislerinin yılda iki defa yaptıkları toplantılarda Belediye bütçesi yapılıp onaylanır ve bu karma meclise Cemiyet-i Belediye denilirdi.

(Devam edecek…)
Mehmet KÜÇÜKYUMUK
Başkan Danışmanı




Reddit!Del.icio.us!Google!Live!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!Ma.gnolia!FeedMeLinks!Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 
< Önceki   Sonraki >