Atatürk ve Kadın PDF Yazdır E-posta
 Kurtuluş savaşımız sürecinde ulusal birliği sağlayarak sönmek üzere olan umutları yeniden canlandıran, Ulusumuzun bağımsızlık ve özgürlük tutkusunu askeri dehasıyla birleştirerek zafere dönüştüren Atatürk, dağılan imparatorluktan, ulus egemenliğini temel alan çağdaş bir devlet yaratmıştır.
 Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasının ardından, tarihimizin en büyük aydınlanma ve çağdaşlaşma hareketini başlatan Atatürk, askeri zaferini kurduğu Cumhuriyet ve yaşama geçirdiği devrimlerle taçlandırılmıştır.
 Atatürk, yalnız bir asker, ileri görüşlü bir devlet adamı değil, aynı zamanda büyük bir devrimci ve düşünce adamıdır.

Yaşadığı çağı aşarak geleceğe ışık yutan Yüce Önder, yüzyıla değil bin yıla damgasını vurmuştur. Yüzlerce yılda bile başarılması zor olan eylemleri kısacık yaşamına sığdırmıştır.

Aynı çağda yaşayan, gerek kendi milletleri, gerekse dünya için endişe ve korku kaynağı olan bazı liderler, bugün ya unutulmuş ya da kötü miraslarıyla anılır olmuştur.

Atatürk ise, sevgi ve saygı uyandırarak, Türk milletini, çağ ile tanıştırmaya gayret edip varlığını teminat altını almaya yöneltmiştir

Kurucusu olduğu Cumhuriyet yönetimi, Ulusumuzu; demokrasi, laiklik, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler gibi evrensel değerlerle tanıştırmıştır.

Atatürk Cumhuriyet ile, devletin ve toplumun geleceğinden kendini sorumlu tutma bilincine erişmiş, bağnazlıktan ve doğmalardan uzak, akılcı ve yaratıcı düşünen, gerçekçi bilgiler ışığında ileriye bakabilen özgür bireylerin oluşturduğu çağdaş bir toplum yaratmayı düşünmüştür.

Atatürk’ün ikinci büyük zaferi, Kurtuluş Savaşında tüm halkı aynı ülkü etrafında toplayarak ulusal birliğin sağlanmasında, yurttaşlar arasında ırk, din, mezhep, sınıf ve cinsiyet ayrımı yapılmamasını sağlamış olmasıdır..

Biliyoruz ki; çağdaş uygarlığın temel felsefesinde bireyin özgürlüğü ve kendi geleceğini belirleme hakkı vardır.

Bu temel felsefeyi özümseyen Yüce Önder, bireyin üzerindeki baskılardan kurtarılarak özgür olmasını ve yaratıcı gücünü ülke ve insanlık yararına kullanmasını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Bu yapısal dönüşüm sürecinin başarıya ulaşmasında laiklik ilkesi yaşamsal rol oynamıştır.

Demokratik bir yönetim biçiminin en büyük güvencesi olan laiklik ilkesi, devlet, hukuk ve öğretim sistemlerinde aşama aşama yaşama geçirilerek,ilkel ve çağdışı kurum ve kurallar kaldırılmış, hukuk devleti ilkesi egemen kılınmıştır.

Dünya yaşamını din kurallarının etkisinden kurtarıp bilim ve aklın egemenliğine bırakan laiklik ilkesi, uyruk olan bireyi yurttaş konumuna yükseltmiştir.

Yine biliyoruz ki;çağdaş ve uygar bir toplum olmak, laikliğin yalnızca yazılı kurallarla kalmayıp, yaşamın her alanında benimsenmesi ve yaşam biçimine dönüştürülmesiyle olanaklıdır.

Bugün ATATÜRK TÜRKİYE’sinde bir yandan bu amaç doğrultusunda çabalar sürdürülürken, öte yandan da demokratik ve laik Cumhuriyetimizi yıkmayı, toplumumuzun Cumhuriyet döneminde elde ettiği çağdaş kazanımları yok etmeyi amaçlayan tüm hareketlere kararlılıkla karşı konulacağına yürekten inandığımı bu vesile ile bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Bugün ülke olarak öncelikli konularımızdan biri de, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak kişiye özgü düzenlemelerden kaçınarak, hukuku siyasallaştırmak yerine, siyaseti hukuk kurallarına uygun biçimde yapmaya özen göstermek olmalıdır.

Demokratik toplum düzeninin, bireye sağladığı haklar yanında, yüklediği görev ve sorumluluklar bulunduğu unutulmamalıdır.Ve bu konuda toplumsal hassasiyeti sürekli canlı tutmak gereklidir.

Atatürk’ü ve en büyük eseri Cumhuriyeti anlamak, Cumhuriyetin temel niteliklerini ve kazanımlarını her koşulda korumak, Atatürkçü düşünceyi benimsemek, ülkemizin dünyanın güçlü demokratik ülkeleri arasında yer almasını sağlayacaktır.

O’nun “Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak.” hedefi çağın akışına yön verme düşüncesinin bir göstergesidir.

Ve yine o’na göre;“Milli emeller, milli irade, yalnız bir şahsın düşüncesinden değil, bütün millet fertlerinin, arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir.”

Bu bir ön yargıdan ziyade bir uzak görüştür.

Atatürk’ün uzağı görüşle ilgili çok güzel bir sözü var. Diyor ki, “Bir insan şayet ufku görüyorsa, uzağı görüyor sayılmaz, ufkun ötesinde ne olup bittiğini görüyorsa, ancak uzağı gördüğünden söz edilebilir.”

Şimdi dönelim Atatürk’ün yaptıklarına ne idi yaptığı?
Kadını belli haklara kavuşturmak. Sadece kadın olduğu için mi?
Hakları yendiği için mi?
Hayır.
Bir bütünü yaratabilmek içindir.
Milleti teşkil eden unsurların tümünü, tüm gücüyle bir sistem içinde organize edebilmek ve bunlardan bir artı değer çıkarabilmek içindir.

Atatürk öğrencilik yıllarından itibaren özellikle devletin idari siyasi ve askeri alanlarda içinde bulunduğu sorunları görmüş, çözümler aramaya başlamıştır. Bundan dolayı da siyasetle de uğraşmıştır.

Ancak, zamanla devletin ve milletin geri kalmışlığı nedenlerini sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitim sistemimizdeki eksikliklerde görmüş ve çözümler aramaya başlamıştır

Bu çerçeve içerisinde şüphesiz önemsediği konulardan birisi de Türk toplumundaki kadının yeriydi.

Atatürk; Türk kadınının kendisinden beklenenin üstünde sonsuz minnet, hizmet ve fedakarlığa rağmen en doğal ve çağdaş insan haklarından mahrum edilmesinden, özellikle dinin, gelenek ve göreneklerin kadını tahakküm altına almak için bir araç olarak kullanılmasından rahatsızlık duymuştur.

Bu konuyla ilgili ilk görüşlerini Mustafa Kemal Paşanın 16. Kolordu Komutanı olarak Doğuda görevli bulunduğu sırada tuttuğu notlarda görüyoruz. 22 Kasım 1916 tarihli günlüğünde tesettürün kaldırılması ve sosyal hayatın düzenlenmesi gerektiğini belirterek kadınlarla ilgili yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor: Güçlü ve yaşamı bilen analar yetiştirmek, kadınlara özgürlük vermek.

Tarih 6 Temmuz 1918’dir. Günlüğünden Atatürk’ün o yıllarda sosyal hayatta inkılaplar yapmayı, bunu yaparken de zamana bırakarak kendiliğinden ve yavaş bir şekilde gerçekleştirmesini değil hızlı ve seri bir biçimde gerçekleşmesini düşündüğü anlaşılıyor.

Düşüncelerine göre “kemale yani evlenecek yaşa gelen her kadın ve erkeğin kendine uygun bir eş bulunduğunda yuva kurabilecekleri ve taraflardan biri öldüğünde ya da şimdiki kanunlara uygun ayrılma oluncaya kadar erkek karısına, kadın yalnız kocasına manen, fikren ve maddeten bağlılık gösterecektir.”

“Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakım, açılsınlar, onların dimağlarını ciddi ilimler ve fen ile süsleyelim. Namusu bilimsel ve sağlıklı bir şekilde açıklayalım. Şeref ve gurur sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim. Sonra kişisel ilişkilere gelince karakter ve ahlakımıza uygun eş arayalım ve onunla evlenme şartını açık ve kesin olarak kararlaştıralım. Onu uymakta kusur edince ikaz edelim, kadında böyle hareket etsin.”

Yani evliliğe başlarken ve bitirirken kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olmasını istiyordu. O yıllardaki bu çağdaş fikirlerini biz daha sonra Türk Medeni Kanununda gerçekleştirildiğini görüyoruz.

Atatürk; Türk kadınının Türk erkeği ile birlikte eşit bir eğitim almasının yanında kadın olmanın gerektirdiği görevlerini yerine getirebilmesi için ayrıca özel eğitim alıp, bilgi ve beceri donanımlı yetiştirilmesini de istemiştir.

Atatürk, Türk kadını için yapılması gereken en önemli hizmetin ona öğretim ve eğitim alanında yapılacak, sağlanacak hak ve fırsat eşitliği olduğunu biliyordu.

Çünkü O’na göre kadın ne kadar eğitimli, bilgili, kültürlü olursa, hangi haklara sahip olması gerektiğini bilecek, haklarını koruyacak ve ne istediğini de bilecekti.

“Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir” diyecek kadar kadının toplumdaki, dünya medeniyetindeki yerini takdir eden kişi olan Atatürk; büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmi, ahlaki, sosyal, iktisadi hayatta erkek ortağı, arkadaşı, yardımcısı yapmak gereklidir “diyordu.

Türk Medeni Kanunu kadını ikinci sınıf insan gören zihniyete son verdi.

En devrimci hükümler, aile hukuku bölümüyle geldi. Kadının katılmadığı bir toplumda demokrasi yoktur. Hâlbuki demokrasinin tek koşulu da kanun önünde eşliktir.

Bu eşitlik cinsiyet eşitliği değildir.

Bugünkü feministlerin peşinde koştuğu bir eşitlikte değildir.

Bu değerlerdeki eşitlik eşdeğerliliktir diyor.

O halde yetişmeleri aynı olmalıdır.

O halde aldıkları statüler, kazandıkları statüler de aynı olmalıdır.

Hak ve sorumlulukları da aynı olmalıdır.

Bunu araştırıyor ve görüyor ki doğrudur. Geçmişte atalarımızın yönetiminde “Hakan ve Hatun buyuruyorlar” demedikçe bir emir geçerli olamıyor.

Hakan bulunmadığı zaman Hatun elçiyi kabul edebiliyor. Hakan adına karar verip,ona uygun davranıyor.

O halde burada eşdeğerler söz konusu, ama yetişmelerde de aynı eğitimi geçirmiş olmanın söz konusu olduğunu da görüyor.

Mustafa Kemal, Anadolu’daki kadını çok iyi biliyor. Neler yapabileceğini görüyor. Ama bunların yanında birtakım haksızlıkların da, o kadına tanınmayan hakların neler olduğunun da bilincinde. Dışardan tetkik etmiş durumda.

Bizim milletimizde kadın eskiden bu önemi hakikaten en ulvi derecede taşımaktaydı. Bugün atalarımız ve onların anaları tarihin, olayların tanıklığıyla sabittir ki cidden yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o faziletlerin en büyüğü ve en önemlisi değerli evlatlar yetiştirmeleriydi. Demek ki analık vasfı da çok önemlidir.

Anadolu kadınının milli mücadele içindeki yeri içinde diyor ki; “dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu kadınınkinden üstün bir kadın faaliyetinden söz etmek mümkün değildir. Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, Milletimi kurtuluşa ve zafere götürmek için Anadolu kadını kadar çaba gösterdim” diyemez.

Sonra önemli bir noktaya geliyor diyor ki “bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasının ilerlemesini sağlayalım, diğerini bundan mahrum bırakalım da kitlenin tamamı ilerlemeye mahzar olabilsin. Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin. Şüphe yok ki, ilerleme adımlarının iki cins tarafından beraberce, arkadaşça atılması, ilerleme alanında, yenilikte her merhalenin birlikte kat edilmesi gerekmektedir.

Diyor ki,” şuna kani olmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Binaenaleyh toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken, diğer uzvu atalette olursa, o toplum mefruştur.”

Toplumu yaşatan erkek ve kadın cinsini, açık açık söylemese de analık fazileti nedeniyle bir derece kadını üstte tutarken toplumsal yaşamda eşdeğerde gören Atatürk devrimleriyle Türk Kadını için neler düşündü ise tamamını gerçekleştirmiştir.

Unutulmaması gerekir ki; kadını ve erkeği ile eşit, hür, çağdaş, demokratik bir ülkede yaşıyor olmayı, sadece ve sadece bugünkü hukuk sistemimize ve bu sistemi yaptığı hukuk devrimi ile Cumhuriyetimizin temel taşı haline getiren Büyük Atatürk ve arkadaşlarına borçlu olduğumuzdur.

Ulu önder diyor ki;
“Bir zamanlar gelir beni unutmak, unutturmak isteyen gayretler belirebilir, fikirlerimi inkâr edenler, beni yerenler çıkabilir. Hatta benim yakın bildiğim kimseler arasından bile olabilir. Ama ektiğimiz tohumlar o kadar canlıdır ki, bu fikirler döner dolaşır gene gelir, feyizli neticeleri kalpleri doldurur.”

Onun bu güveni doğrultusunda bende hiçbir beise ve telaşa kapılmadan, hiç ümitsiz olmadan; her anlamda Çağdaş Türk Kadınına çok güveniyor, her Atatürkçü ve çağdaş yaklaşımlarını yürekten destekliyorum.




Reddit!Del.icio.us!Google!Live!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!Ma.gnolia!FeedMeLinks!Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 
< Önceki   Sonraki >