|
Dünyada her şeyin bir şekilde olmasının, oluşmasının illa ki bir sebebi vardır. Ve birçok olgu bir zaruretin sonunda olmuştur. İhtiyaç içerisindeki insan önsezisi ile bilgi, beceri ve yeteneklerini kullanmak suretiyle hep yeni bir şeylerin olması için uğraşıp durmuştur. Ve hala da yaşamda ihtiyaçlar nihayetlenmediğinden arayış, deneme, yapma, bulma ve yaratma çabaları sürmektedir. Ateş ile tekerlekle ve ilkel silahla başlayan bu çabalar artık nano seviyelere kadar ulaşmıştır. Çabaların tamamı yaşamı uzatmak, kaliteli ve sağlıklı kılmak ihtiyaçlarının tatminine yönelik sürüp gitmektedir.
İnsanların birlikte yaşamalarının tarihini bilmem ama ilk birlikte yaşamaya dair bilgiler MÖ 11’nci yüz yılları işaret ediyormuş. Toplu ve bir arada yaşamaya ilişkin bilgiler ise MÖ 6500 yılında görülmüş, ilk kent oluşumları diye değerlendirilen bu yerleşim yerlerinin dünyada ilk rastlandığı coğrafya yine her insanlık ilk’i gibi Anadolu’ymuş. Temelinde zaruretler olan bu yerleşimler bir şekilde oluşurken gelişim ve değişimleri zaman içinde meydana gelmiş. Yani bu kentler kurulurken bir plana uyulmamış. Dünya üzerinde ilk önce tasarlanıp sonra kurulan ilk şehir; Milet’li Kent Meclisi üyesi Hippodamos’un kurgulayıp planladığı PRİENE şehriymiş. (Priene Söke’ den az ileride, Milet’in kuzeyinde, Dilek yarım adasının güney eteklerinde yer alıyor.)
İşte o günlerden itibaren de kent planlaması gelişerek günümüze kadar gelmiş bir bilim olmuş. İnsanların; sağlık içinde, aktif bir yaşam sürebilmeleri tüm diğerleri gibi bu bilimin de dayanağıdır. Yani farkına varana dek tüm planlar ve plan tadilatları ve ilaveleri, odağında güya sadece insan olmuş. “Kullan babam kullan” bir de bakılmış ki planlar insana yaradığı ölçüde çevreye-doğaya darbeler indirmekte. Planlanabilecek çevrenin yitip gitmekte, bitmekte olduğunu geçte olsa fark ettikten sonra elbette sonuçları yine insanlık yararlarına vesile olacak çevre düzeni planlarına önem verilmeye başlanmış. Çok şükür tam sona gelmeden yani her şey bitmeden farkına varıldı da hoyratlık frenledi.
Sermaye ve emek taleplerinin uzlaşısıyla oluşan Kentler; temelinde bu iki sınıfın farklı ve çelişik yaklaşımlarıyla şekillenmiştir. Kuruluş nedenleri ille de karşılıklı çıkarlardır. Bu iki sınıf süreçte; idare ediliş biçimlerini, inançlarını, yaşama dair özel taleplerini hep ekonominin simgesi olarak algılayıp, yaşadıkları yerlerin şekillendirilmesinde bunu göstermişlerdir. Geçmişte kim güçlüyse hâkim olan ne ise bu kentlerin siluetine yansımış. Örneğin bir kale, bir kilise, bir cami, saraylar sonra fabrika bacaları, dev üretim tesisleri ve şimdilerde residans, iş merkezi görkemli gökdelenler…
Bugün kentlerin içine girdiğinizde, siluetlerinin de biraz dışında bir gerçekle karşılaşırsınız. Ne alakası var diyeceksiniz ama benim özellikle hep karşı olduğum küreselleşme’nin en basitinden fert yaşam kalitesine vurduğu darbe kaynaklı yıkılışlar, harabat ve bozukluklar adım başı göze çarpar.
Tüketim toplumu haline gelmiş kent yaşayanlarındaki yeni alışkanlıklar sebebiyle oluşan üst yollar, alt yollar, batan yollar velhasıl hep yollar, kent merkezine kadar girmiş gros marketler, sanki insandan daha önemliymiş gibi araçlara-otomobillere yapılan gri-şekilsiz estetik yoksunu katlı otoparklar, kentin tarihini yansıtan tarihi yapıları gölgelemiş, tamamen kapatmış veya yıkıma mahkum etmiş yüksek ve kat yükseklikleri dahi farklı ve abartılı renkleriyle şehri palyaço suratına döndüren binalar, tabelalar, kornalar, sirenler birbirine nazire yaparcasına ayrı notadan sesler; antenler, çanaklar, güneş enerjisi sistem aparatları daha birçok şey….
Yeşilsiz, ağaçsız, meydansız kent merkezleri, daha çok kazanmaya, daha çok ranta yönelik bir sürü uyumsuz düzenlemeler ve suratları asık gülmeyen; koşan, temposunu dahi ayarlayamadıkları bir devinimle yürüyen, bir birinin gözlerine asla bakmayan, konuşmayan, birbirine temas etmekten ürken, düşünen ama iyi şeyler düşünmediğini belli eden kalabalıklar...
Bir türlü birlikte çalışmaları sağlanamayan kamu kurumlarının harap ettiği yollar, kaldırımlar, toz, toprak, çamur, işgalci iş makineleri ve hayatlarından bezmiş, yorgun, pişman işçiler. Sokakların içine kaldırımlara dağılmış poşetler, çöpler; hastalıklı-cinssiz sokak hayvanları…Bir virane,birkaç apartman; kaldırımların üzerine çıkarılmış otomobiller, kamyonlar;direklere zincirlenmiş motosikletler, bisikletler; elleri, yüzleri ve giysileri toz toprak içinde çocuklar-çocuklar… Ya evlerin içleri; gergin, sorunlu karıkocalar; yaşamayı zül addeden ihtiyarlar; dışarıdaki dünyayla irtibatı hiç olmayan engelliler; beklentisi, talebi ve hırsı kalmamış gençler ve hiçbir şeyin farkında olmayan çocuklar ve çocuklar….
Kent siluetinden başlayıp vardığımız en son noktada yarınlarımız geleceğimiz, çocuklarımız var. Nereden nereye değil mi? Ama aynen de böyle değil mi?
Sen küreselleşme savunucusu; hem her şey insan için diyeceksin, güya hep yapılan işin odağına insanı koyacaksın sonra aksine tüm becerebildiklerinle en ağır darbeyi insana ve onun geleceğine, ümitlerine vuracaksın. Bu ne yaman çelişki?
Daha fazla sıfırlı kazançlar uğruna, sınırları zorlayıp aşacaksın bilançolarına ilave ettiğin her sıfır insanlık ve yaşama verilmiş not olacak. Sen kazanacaksın insanlar kaybedecek. Ya sonu! Üzerine binalar yaptığın topraklar tükenince, binalarda oturabilecek kadar geliri olmayan insanlar çığ gibi çoğalınca. Asıl kıyamet bu değil mi?
Sonuç; Dünyada her şey bir zaruretin sonucudur derken insani boyutlarıyla değerlendirerek söylenmiştim. İnsanlara zaman ve değer vermeden ve insani hedeflerle davranmaya özen göstermeden yapılacak ve yapılan her şey dünyanın sonunu yaklaştırmaktadır. Her şey önce insani, ekonomik, sosyal ve kültürel süzgeçlerden geçirilerek planlanmalıdır. İnsanı tanıyıp, sevmeden; metazori ve “yaptım oldu” mantıksızlığı ile yapılan plan ve tasarlamalar hayatı hiç kimse için kolaylaştırmadığı gibi adeta ecele çağrı mektubudur.
Bilinmelidir ki; insanlığın top yekün taşınacağı bir başka dünya yok.
|