|
Gerçek Tehlike Küreselleşme
Türkiye ve benzer doğal avantajları sebebiyle öne çıkmış diğer gelişmekte olan ülkelerin küreselleşme sürecini zorunlu olarak başlatan işbirliği içindeki uluslar arası güç ve güç odaklarıyla ve bunların kurduğu yine uluslararası nitelikteki örgütlerce her konuda yeni kaynak veya atıl kaynağın harekete geçirilmesi anlamında kullanılıp, bu anlamdaki yeni tek taraflı düzenlemelere zorlandıklarını kabul edersek; dünyanın tüm sisteminin bu güçlerce yönetilmekte olduğunu düşünürsek, hemen her alanda kullanılan birçok sloganın ifade ettiği manadan uzak, aslında sloganın gölgesinde çok daha farklı şeylerin ifade bulduğunu görebiliriz.
Aslında yersiz bir vehim midir? diye düşündüğümüzde; dünyanın bilinen en eski tarihi kesitinde dahi güç ve güçlülerin dünya yaşamına sıkça ve değişik biçimlerde müdahil olduklarını görmek mümkündür, bu yönlendirme ve bizzat içerisinde yer alınan eylemlerle sistemi lehlerine işler hale getirdikleri ve getirebildikleri görülecektir, dolayısıyla yersiz bir vehim olmadığını söyleyebiliriz.
Ancak tüm sistem karşıtları ve anarşistlerin değer yargılarıyla donatılmış bir vaziyette olmamaya özen göstererek konuyu değerlendirmek, sonuçlar çıkartmaya çalışmak suretiyle ille de bazı doğru şeyleri ifade etmek gerektiğine inanıyoruz.
Küreselleşme genelde hareket alanı giderek daralmış sermayenin kendine yeni pazarlar yaratma çabası, bir yeniden yapılanma hareketidir özünde. Ve doğrusu sınırları, ülkeleri ve bölgeleri yok sayarak ilerleyen sermaye ulaşabildiği her yerde tek dünya gibi yönetim, üretim ve dağıtım sistemleri oluşturuyor ve hepsi de aynı özellikleri taşıyor. Kurum ve kuralların benzeşmesi yetmiyor tek para kullanımına kadar varan bu yeni yapılanma sadece bunlarla da kalmayıp benzer mekanlar, benzer iletişim ve ulaşım teknolojilerini de yanında taşıyor.
Bu dönüşüm yerleşkelerin yeniden planlanmasını, şehirlerin yeniden elden geçirilmesini dahi zorunlu kılıyor.
Dolayısıyla bu aşamada çevre faktörü devreye giriyor. Ve bundan sonra sürdürülebilirlik adına çevre ve çevreye ilişkin dönüşüm projeleri uygulamaları başlatılıyor.
Bakıldığında daha da büyümek amacıyla yola çıkan sermaye ulaştığı en uç nokta da her haliyle değişmiş, değiştirilmiş ve değişmek zorunda bırakılmış yeni dünya insanına kadar geliyor.
Yeni dünya insanı sitemi sorgulamaktan vazgeçmiş, kabul ve tevekkül içerisinde, geçmişi düşünmekten uzaklaşmış, geleneksel kültürünü yaratılan üst kültür içinde yitirmiş, geleceğe dair diktelerin dışında çok yeni fikirleri olmayan, gelir durumuna razı fakat her şeye rağmen yaşam standartları iyiye doğru biraz gelişmiş gibi görünen bir durumdadır.
Paylaşıma ait adaletsizlikler çok daha artmış olmasına karşın yönetime katıldığı şeklindeki nefsine inandırılmış bir demokrasi ortamında, daha iyisi düşündürttürülmeyen bir sosyal çevrenin mensubu olarak; en azından daha iyi işlemeye başlamış eğitim ve sağlık ile güvenlikle ilgili sorunları en aza indirilmiş bir ortamda yaşamakta olmak yeni dünya insanına yeter olmuştur.
Sistem; öncü ve güçlü ülke insanlarına yaşam standartlarını maksimize edecek ölçülerde yeni aktarımlar yaparken diğerlerine bir öncekinden farklı ama asla fazla olmayan ancak kendince düzenlenmiş bir yeni düzen sunmaktadır.
Bir zamanlar şehrin en güzel semtinde bahçe içerisinde bir evde kıt gelirine rağmen geniş geniş yaşayabilen bir aile; içerisinde tüm teknolojik araç gereç bulunan yüksek, dar konutlarda yaşamaya zorlanmıştır ve bu yaşamsal farkı fark edemeyecek biçimde uyuşturulmuştur. Bir miktar artan geliri artık sadece para ile elde edebilen sistem farklılıkları ile eritilmiştir. Rakamsal iyi farklar yine rakamları yüksek tüketime yönlendirilmiştir. Eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel ihtiyaçlar kazançla orantılı ele geçen, satılmak durumunda olduklarından hep bulunur meta’lar haline gelmiştir.
Ülkelerden ülkelere, ülke içinde her yere ulaşım, sermayenin ihtiyacı olarak iyileştirilmiş ve maliyetleri orada yaşayan insanlara yüklenmişken dahi refahın artışını işaret eden gelişimlermiş gibi reklam edilmektedir.
Sermaye fabrikalarını emek yoğun yerlerde kurarken ve bölge insanlarını kendisine gerekli yetişmiş iş gücü haline getirirken sistem; istihdamın özellikle yetişmiş iş gücü istihdamının arttığını söylemek durumundadır.
Yine uluslar arası sermaye yerleşerek büyümeyi hedeflediğinden geldiği çevreyi zorunlu olarak korumak, kollamak durumundadır. Ancak işletme sermayesini koyarken çevreye ilişkin yatırımları için koyduğu rakamları maliyetlerine yüklemekte, çoğu zamanda geldiği yere getirdiği avantajları abartarak yine ülke ve bölge insanına çevreye ilişkin yatırımları yaptırmakta veya az bir katkı ile kamuyu devreye sokmaktadır. 1992 Çevre Kalkınma Konferansı maddelerine bir bakınız; BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇEVRE VE KALKINMA KONFERANSI RAPORU (Rio de Janeiro, 3-14 Haziran 1992) ÇEVRE VE KALKINMA RİO BİLDİRİSİ Rio de Janeiro'da 3-14 Haziran 1992'de toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, 16 Haziran 1972'de Stokholm'de kabul edilmiş olan olan Birleşmiş Milletler Konferansı İnsan Çevresi Bildirisi'ni tekrarlayarak ve bunun üzerine inşa etme gayretiyle, devletler, toplumun ve insanların anahtar kesimleri arasında yeni işbirliği seviyeleri yaratarak yeni ve adil bir evrensel ortaklık kurmak amacıyla, evrensel çevrenin ve kalkınma sistemlerinin bütünlüğünü koruyan ve hepsinin yararlarına saygı gösteren uluslararası anlaşmalar yolunda çalışarak, Dünya'nın bütün ve birbirine bağlı doğasını göz önünde bulundurarak kuruluşumuz bildirmektedir ki:
İlke 1 İnsanlar devam ettirilebilir kalkınma kaygılarının merkezindedir. Doğa ile uyumlu sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam hakkına sahiptirler.
İlke 2 Devletler, Birleşmiş Milletler Beyannamesi ve uluslararası kanun ilkelerine göre, kendi çevre ve kalkınma politikalarına uygun olarak kendi kaynaklarını işletmek yüce hakkına ve kendi sınırları ve kontrol alanlarındaki faaliyetlerin diğer devletlerin veya ulusal sınırlar dışındaki alanların çevresine zarar vermeme sorumluluğuna sahiptirler.
İlke 3 Kalkınma hakkı şimdiki ve gelecek nesillerin çevresel ve kalkınma gereksinimlerini adil olarak karşılayacak şekilde yerine getirilmelidir.
İlke 4 Devam ettirilebilir kalkınma elde etmek için çevre koruması kalkınma sürecinin önemli bir parçasını teşkil etmeli ve bununla bir izolasyon içinde olduğu düşünülemez.
İlke 5 Bütün devletler ve insanlar yaşam standardındaki eşitsizliği azaltmak ve dünya üzerindeki insanların çoğunluğunun ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak için devam ettirilebilir gelişme için vazgeçilmez bir gereksinim olarak yoksulluğun yok edilmesi işinde işbirliği yapmalıdırlar.
İlke 6 Gelişmekte olan ülkelerin,özellikle az gelişmiş çevresel olarak zayıf olanların özel durum ve ihtiyaçlarına özel bir öncelik tanınacaktır.
İlke 7 Devletler Dünyanın ekosisteminin sağlık ve bütünlüğünü korumak, kollamak ve iyileştirmek için evrensel ortaklık ruhunda işbirliği içinde olmalılar. Evrensel çevre bozulmasına değişik katkılarından dolayı devletler ortak fakat farklılaşmış sorumluluklara sahiptirler. Gelişmiş ülkeler kendi toplumlarının evrensel çevre üzerindeki etkileri ve idare ettikleri teknolojileri ve mali kaynaklarından dolayı devam ettirilebilir kalkınmanın uluslararası uğraşısında taşıdıkları sorumluluğu kabul ederler.
İlke 8 Devam ettirilebilir kalkınma ve bütün insanlar için daha yüksek yaşam kalitesi elde etmek için devletler üretim ve tüketimin devam ettirilemez örneklerini azaltmalı ve ortadan kaldırmalı ve uygun nüfus politikalarını desteklemelidirler.
İlke 9 Devletler, teknolojinin gelişmesini, transferini, adaptasyonunu ve yayılmasını yeni ve yenilik getirici teknolojileri de içerecek şekilde arttırarak ve bilimsel ve teknolojik bilgi değişimi yoluyla bilimsel anlayışı geliştirerek endojen kapasite inşasını güçlendirmek için işbirliği yapmalıdırlar.
İlke 10 Çevre konuları tüm ilgili vatandaşların uygun seviyede katılımıyla ele alınabilir. Ulusal seviyede, her birey çevreye dair umumi makamlarca tutulan bilgilere zararlı maddelere dair bilgileri ve kendi topluluklarındaki faaliyetleri içerecek şekilde erişim hakkına ve karar verme süreçlerine katılım fırsatına sahip olmalıdır. Devletler bilgiyi geniş bir şekilde elde edilebilir yaparak ulusal bilinç ve katılımı kolaylaştırmak ve teşvik etmelidirler. Islah ve çareyi de içeren adli ve idari raporlara etkili erişim sağlanmalıdır.
İlke 11 Devletler etkili çevre kanunları çıkarmalıdırlar.Çevre standartları,idari amaçlar ve öncelikler uygulanacakları çevre ve kalkınma metnini yansıtmalıdırlar. Bazı ülkelerce özellikle gelişen ülkelerce uygulanan standartlar uygunsuz ve diğer ülkelere haksız ekonomik ve sosyal maliyettedirler.
İlke 12 Çevresel bozulma problemini daha iyi adreslemek için devletler ekonomik gelişme ve tüm ülkelerde devam ettirilebilir kalkınmaya yol açacak destekleyici ve açık uluslararası ekonomik sistem yerleştirmek için işbirliği yapmalıdırlar. Çevresel amaçlar için ticaret politika ölçümleri uluslararası ticarette keyfi veya haksız ayırım veya gizli kısıtlama vasıtası teşkil etmemelidir. İthalatçı ülke sınırları dışındaki çevresel itirazları ele almak için tek yanlı faaliyetlerden kaçınılmalıdır. Sınırlararası veya evrensel çevresel problemleri adresleyen çevresel ölçümler mümkün olduğunca uluslararası anlaşmalara dayanmalıdır.
İlke 13 Devletler kirlilik kurbanları ve diğer çevresel hasarlar tazmini ve mesuliyetine dair ulusal kanunlar geliştirmelidirler. Devletler ayrıca kendi sınırları ve kontrol alanları içinde ve dışındaki faaliyetlerin sebep olduğu çevresel hasarların olumsuz etkilerinin tazmin ve mesuliyetine dair kararlı ve çabuk daha ileri uluslararası kanun geliştirmek için işbirliği içinde olmalıdırlar.
İlke 14 Devletler insan sağlığına zararlı bulunan veya ciddi çevresel kirlenmeye sebep olan madde ve faaliyetlerin diğer devletlere nakli ve yerleşimini önlemek ve vazgeçirmek için etkili bir şekilde işbirliği içinde olmalıdırlar.
İlke 15 Çevreyi korumak için ihtiyati yaklaşım devletlerin kendi kabiliyetlerine göre geniş olarak uygulanacaktır. Ciddi ve geri dönüştürülemez hasar tehlikesi olan yerlerde tam bilimsel kesinlik eksikliği çevresel kirlenmenin önlenmesi için gecikmenin sebebi olarak kullanılamayacaktır.
İlke 16 Ulusal yetkililer çevresel maliyetlerin ve ekonomik vasıtaların uluslararası hale getirilmesine kirletenin prensipte kirliliğin maliyetini halk çıkarına gerekli ilgiyi göstererek ve uluslararası ticaret ve yatırıma zarar vermeden karşılaması yaklaşımını değerlendirerek çaba sarfetmelidir.
İlke 17 Çevresel etki değerlendirilmesi, ulusal bir vasıta olarak, çevre üzerine önemli olumsuz etkisi olması muhtemel ve ehil bir ulusal yetkilinin kararına maruz kalacak önerilmiş faaliyetler için kullanılacaktır.
İlke 18 Devletler diğer devletleri meydana gelen, bu devletlerin çevreleri üzerinde ani zararlı etkiler üretebilecek doğal afetlerden veya diğer acil durum hallerinden en kısa zamanda haberdar etmelidirler. Çok etkilenmiş devletlere yardım etmek için her tür çaba uluslararası toplum tarafından yapılacaktır.
İlke 19 Devletler önemli olumsuz sınırlar arası çevresel etkiye sahip olabilecek faaliyetler üzerine muhtemelen etkilenmiş devletlere önceden ve tam zamanında haber ve ilgili bilgiyi sağlayacak ve bu devletlere erken bir aşamada ve güvenle başvuracaktır.
İlke 20 Kadınlar çevresel idare ve gelişme üzerinde hayati bir role sahiptirler.Devam ettirilebilir bir kalkınma için onların tam katkısı gereklidir.
İlke 21 Dünya gençliğinin yaratıcılığı, idealleri ve cesareti devam ettirilebilir kalkınmayı başarmak ve onlar için daha iyi bir gelecek sağlamak için evrensel bir ortaklığı ilerletmek için harekete geçirilmelidir.
İlke 22 Yerli insanlar ve onların toplulukları ve diğer yöresel topluluklar bilgileri ve geleneksel tecrübelerinden dolayı çevresel idare ve gelişme üzerinde hayati bir role sahiptirler. Devletler onların kimliklerini, kültürlerini ve çıkarlarını farketmeli ve hakkıyla desteklemeli ve devam ettirilebilir kalkınmanın başarılmasında etkili katkılarını sağlamalıdır.
İlke 23 Zulüm, tahakküm ve işgal altındaki insanların çevresi ve doğal kaynakları korunacaktır.
İlke 24 Savaş devam ettirilebilir gelişmenin kaçınılmaz olarak yıkıcısıdır. Bu yüzden devletler silahlı çatışma zamanlarında çevreye koruma sağlayan uluslararası kanuna saygı duymalı ve gerekli olduğunda daha fazla geliştirilmesi için işbirliği içinde olmalıdırlar.
İlke 25 Barış, gelişme ve çevresel koruma birbirine bağlı ve bölünemezdir.
İlke 26 Devletler her türlü çevresel anlaşmazlıklarını barış içinde ve Birleşmiş Milletler Beyannamesi ile uyum içinde uygun yollarla çözeceklerdir.
İlke 27 Devletler ve insanlar bu Bildiri'ye dahil olan ilkelerin yerine getirilmesinde ve devam ettirilebilir kalkınma alanında uluslararası kanunun daha fazla geliştirilmesinde ortaklığın ruhuyla ve güven içinde işbirliği yapacaklardır.
Eylül 2000’deki Binyıl Zirvesi’nde 191 ülke, yoksulluğu yarı yarıya azaltmayı da içeren Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne 2015 yılına kadar ulaşma kararı aldı. Binyıl Kalkınma Hedefleri şunlar: 1.Aşırı yoksulluk ve açlığı yarıya indirmek 2.Herkesin ilkokul eğitimi almasını sağlamak 3.Kadın-erkek eşitliğini teşvik etmek 4.Beş yaşın altındaki ölümleri üçte iki oranında azaltmak 5.Doğum sırasındaki ölümleri dörtte üç oranında azaltmak 6.HIV/AIDS, sıtma ve tüberküloz hastalıklarının artış hızını kesmek 7.Çevresel sürdürülebilirliği sağlamak 8. Kalkınma için küresel ortaklık geliştirmek (yardım, ticaret ve borçların kaldırılması alanlarında)
Yıllarca ekonomik kalkınma hamlesini başlatmak, sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek için çırpınan ülkeler ve bunlara ait bölgeler bu uğurda sermayeyi yanlarına alabilmek uğruna doğal avantajlarından vazgeçmekte, her türlü tavizi verebilmektedirler. özellikle kentler tüm özgün kimliklerini feda ederek kimlik kargaşasına girmekte sonunda sosyal ilişkileri de tamamen değiştirecek bir yığın değişime rıza göstermektedirler.
Küresel sermaye açık açık belirtmese de dönüşümü şart koşmakta bedeli ne olursa olsun kendi şartlarını benimsetmektedir.
Tarım kenti tarım alanlarını, tarih kenti tarihi alanlarını, küçük ticaret merkezleri düzenlemelerini feda etmekte, göç dengeleri bozulmaktadır.
Bu güç yerel işbirlikçileri ile feda edilmezleri ucuzlatmakta, vazgeçilmeleri vazgeçilir kılmaktadır. Para ikna etme kabiliyetini en uç noktaya kadar yönlendirmekte en uzaklardan kendi ayakları ile gelen gönüllü talep yaratmaktadır.
Böylelikle kıt kaynakları dirhem dirhem harcayarak yapılan doğal güzelliğe sahip, çevrenin en iyi şekilde korunup düzenlendiği, iletişim, ulaşım ağlarının en gelişkin olduğu en güzide bölgelerle, siyasal ve toplumsal müdalenin, bilim, kültür ve sanatın gelişme mekan ve yerleri elden çıkmaktadır.
Üniversiteler, sanat kurumları, hapishaneler ya kentin dışına çıkarılmakta, yahutta eski kentin terk edilen, köhneleşen eski kent merkezinde yer bulabilmektedirler.
Her şeye rağmen yansız anlatamadığımız bu dönüşüm ve değişim bir başka gözle gelişim olarak ta ifade edilebilir. Biz dediğimiz gibi yansız olmaya çabalasakta bunu odağında insan olan, insanı iyi ve uzun yaşatabilmeyi gerçekleştiren olumlu bir gelişme diye söyleyemiyoruz. Bu birazda vazgeçemediğimiz gelenekselciliğimizdendir diyebiliriz.
Küreselleşme; dünyanın tozunu dumanını kalkıştırıp, yerleşik ne varsa çözüp dağıtıp her şeyi yeniden biçimlendirip düzenlerken en çok fertleri ve dolayısıyla toplumları toplumsal yaşamı etkilemektedir.
Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren dünyanın hiçbir yerinde alışılagelmiş yaşam sürdürülememektedir.
En uzak yerleşkede bile değer yargıları, düşünce biçimleri, ilişkiler değişmektedir, değişmiştir. Dünya en çok üretim ve bölüşümün yeni bir temelde örgütlenmesi yüzünden çelişkiler yaşamaktadır. Önceki kültür, gelenek, alışkanlık, dayanışma biçimleri çözülmüş, temel insani değerler insan diye diye harcanmıştır.
Kitle iletişimi yöntemleri, gelişen teknoloji mesafeleri ortadan kaldırmış, her şeyden her an haberdar olabilmek, haber alışverişinin geçirdiği aşama küreselleşmenin bir gereği olan üst kültürün güçlenerek ve son süratte yayılmasına neden olmuştur.
Bu üst kültür kendi kendine yetebilmeyi, dayanışmayı hemen hemen tamamen ortadan kaldırmıştır. Küreselleşme yeni sınıflar oluştururken yerleşik düzen sınıflarını da farklılaştırarak kesin çizgilerle ayrışmalarına neden olmuştur.
Küreselleşme dünyanın herhangi bir yerindeki sıkıntının tüm dünyada hissedilmesine neden olan bir yapılaşmayı temin etmiştir. Bu sebeple birileri için anlık, kısa süreli bir kriz ulaştığı bir başka yerde yıkıcı olabilmektedir.
Kriz ortamına aniden düşen, kriz beklentisi olmayan veya krizi sürekli geciktirme becerileri edinebilmiş olanlar bu krizlerden krizin yaratıcılarından daha fazla hasar alarak çıkmış veya çıkmaya çalışmışlardır.
Bu süreçte kriz yönetimini alt yapısı olmadığından iyi yapamayanlar sosyal bunalımlara, toplumsal gerilimlere girmek suretiyle daha farklı ve fakat çok daha tehlikeli bir krizin içine girmektedirler.
Bu yeni kriz ortamı insani ilişkileri perişan ederken, toplumun başta hukuk olmak üzere tüm etik değerlerini nakavt etmektedir.
Dünya nimetlerinden farklı farklı yararlanmayı alışkanlık ve yaşam biçimi edinmişlerin kriz sürecinde isyankar ve öfkeli insanlar haline gelmesi toplumun ve fertlerin barış içerisinde huzurlu yaşamalarını tehlikeye sokmaktadır.
Uluslar arası ilişkiler de makasın uçlarının açılması bir takım uluslar arası kaidelerle çözüm bulabilmekte ise de krizi yaşayan ülkenin içinde oluşan ve giderek çözümsüzlüğe giden bu haksız hal büyük kaoslara sebep olmaktadır. Uzlaşma kültürü lumpen çatışma kültürü haline gelmektedir.
Krizin sebep olduğu güçsüzleşme işsizlik, yoksulluk ve yoksunluğu kamçılamaktadır.
Bu süreçte kişisel yargılarla birlikte toplumsal yargılar da radikal hal almaktadır. Zayıflayan toplum dinsel, milliyetçi, etnik boyutlarda sınırları kesin ve keskin çizgilerle ayrılmış sosyal yeni yapılanmaların içine düşmektedir. Bu ayrılmalar toplumsal çözülmeye neden olarak milli ve üniter yapıları bozmaktadır. Denize düşen yılana sarılır mantığıyla küresel krizlerden oluşan yerel krizler bir dizi yanlışı tetikleyerek telafisi mümkün olmayan sonuçları ortaya çıkartmaktadır.
SONUÇ Küreselleşme sermayenin önündeki engelleri aşarak daha uzun ve daha sürekli bir yol bulma çabasından ortaya çıkmıştır.
Bu kalkınış doğal olarak diplomatik bir lisan ile ve dünyayı yönlendiren diplomatik kurum ve kuruluşlar üzerinden lanse edilmiştir.
Hoş görülmeyip ,kabul edilmeme gibi bir şans var mıydı?
Yani çok uluslu sermaye ve onun sahipleri af edersiniz kabul etmiyorsanız vaz geçiyoruz derler miydi?
Veya zaten aslında dünyayı fazlaca yedik bitirdik. Özür dileriz. Büyümeyip, küçüleceğiz. Ve aslında sadece insan refahını arttırmak üzere tüm elimizdeki avucumuzdaki ne varsa bundan böyle insan yararına ve insanlığa harcayacağız derler miydi?
Yani küreselleşme fikrini siyasal ve diplomatik lisanla dünya gündemine düşüren bu güçler geri adım atarlar mıydı?
Sınırları, bayrakları kaldırıp dünyayı ortak çiftlik haline getirmeye çalışanlar sınır ve bayrak tanırlar mıydı?
Bitirmek üzere oldukları çevreyi her şeyiyle yeniden kazanmak için karlarından vazgeçerler miydi?
Yani dur deyince dururlar mıydı? Tabi ki Hayır!
Bunları durduracak güç mü vardı? Elbette ki Hayır!
Peki durmak adına durmayı düşünerek bir saniye duraladılar mı? Asla! Öyleyse küreselleşme dünyanın giyeceği bol ve dar, kısa veya uzun, kalın veya ince tek elbiseydi. Ve dünya bu elbiseyi giymek zorundaydı.
Bu olguyu önerip hazırlayanlar, planlayıp uygulayanlar ne kadar donanımlı iseler bunu yaşamak zorunda bırakanlar o kadar hazırlıksız ve donanımsızdırlar.
Bu tehlike (artık yansız olamıyorum) savuşturulabilir mi? Çok zor. Ve hasarsız, yara almadan bu girdaptan çıkmak hiç mümkün görülmüyor.
Peki ne yapılmalı? İşte en önemli soru bu; tecavüz kaçınılmaz, yapılacak şey topluca zevk almak.
Küreselleşme bir ekonomik kalkınışıma ise-ki şüphesiz öyle-o halde silahı para olan düşman ile aynı silahla vuruşmak tek çözümdür.
Yani güç paraysa ilkönce bu bulunmalı. Para nasıl bulunacak derseniz. Bir kere vakit geçirilmeden küreselleşmenin sindirici, uyutup-uyuşturucu; yeniden yapılanma demokratikleşme, sosyal hayatı düzenleme vb. içeriklerle sunduğu oyalama, süre kazanma amaçlı yutturmacıları bir kenara konulacak. Düne kadar içeride yaşayanlarca öyle veya böyle kabul görmüş statüko korunacak,işlerken kimseye dar veya bol gelmeyen geleneksel ve çağdaş kültür harmanı muhafaza edilecek, üst kültüre kurban edilmeyecek yani insanların yaşayışlarına ilişkin değerlerine hiçbir şekilde dokunulmayacak.
Bunlar ve küreselleşme; işbirlikçilerle değil ülkesini insanını seven siyasetçilerden sayıları az da olsa itibarlıları tarafından en açık bir biçimde anlatılacak. Toplumun her kesimini kapsayan konsensüs sağlanacak.
Ulusal kaynaklar; ulusal imkanlarla sağlanacak güçle en optimum biçimde gelir getirici üretimlere kanalize edilecek,gerçek olanaklar, doğal avantajlar aktifleştirilecek.
Mallarımız ederine ve bu ederi hemen ödeyebileceklere satılacak.
Kısacası hemen hiç vakit geçirilmeden ulusal ekonomik kalkınma başlatılacak. Bu süreç iyi akılcı yönetilerek süre kısaltılırken kaçınılamaz küreselleşmenin içine her an dahil olacakmış gibi de ekonomik güç rezerv edilecek.
Sistemlerin yer ile yeksan olduğu yenidünyada ilk 500’ ün içinde üç-beş Türk sermayesi ile yer alırken, anlatım ve sunuşlardan etkilenip hepimizin o Türklerden biri olduğunu sanmak lüksümüzden vazgeçmeliyiz.
Bir başka konuyu gündemimize sokup bizi saf çocuklar gibi uyutup-oyalayan gerçek güç odaklarının karşısında hala parmağını emen bir çocuk saflığında duracaksak ne ala. Unutun gitsin söylediklerimi. Küreselleşme sizi ne kadar yıkarsa beni de o kadar yıkar. Kaldı ki siz yıkılırken ben ayakta olsam ne yazar! |